alper 的个人资料Sen değiş, dünya da deği...照片日志列表更多 工具 帮助

日志


3月20日

Bekleyiş, Cevap ve 4 İşlem

Tarih boyunca insanlar sürekli bir bekleyiş içindedir. Bir peygamber, bir mesih veya mehdi hala bekleniyor.

İnsanlar doğuyor ve büyümeye başlıyor. Ona birşeyler anlatılıyor, inanması gereken şeyleri anlatan kişilerin kapasitelerine paralel olarak çeşitli karmaşıklıkta çeşitli yanlışlıklarla dolu oluyor ve inanç o kişiyi rahatlatacak, hayatına anlam katacak yerde tüm ömrünü çelişkiler içinde yaşamaya ve soru sormaya itiyor. O kişiler, ki toplumun çok büyük bir kesimidir, içlerindeki bu cevapsız sorularına birilerinin artık cevap vermesini bekler ve isterler. Aslında herkeste olan ama kullanamadıkları bilgiye ulaşma gücü onlara cevapları zaten gönderir fakat yaşamları boyunca edindikleri kimi yerde kemikleşmiş önkabuller, dogmalar, korkutmacalar gibi filtrelerden geçip ona ulaşamaz. Hele birde "Şeytan kulağına şöyle fısıldar, senin şöyle düşünmeni ister" cinsinden ipe sapa gelmez korkutmacalar yüzünden insanlar içlerinden gelen o sesi dinlemekten korkar hale gelirler. Sizin kötülüğünüzü isteyen, sizi kötü yola sokmak için çırpınıp duran şeytan ve orduları(!) düşüncesi insanların vicdanlarından gelen seslere de perde koymasına sebep olur. Oysaki ortada olan şey size sunulan fırsatlardır. Size sürekli fırsatlar sunulur, taa ki seçiminizi yapana kadar. Hatta seçiminizi yapmış olsanız bile diğer yönü seçmeniz için bile bu tekliflerin ardı arkası kesilmez. Seçimin ne olduğunu daha önce yazmıştım. Ya kendinize yönelecek, diğer insanları hiç ama hiç umursamayacaksınız (ki hatırlarsanız bu çok ama çok zor olan ama yine de bir yoldu) ya da diğer insanlara yönelecek, kendin için ne istiyorsanız onlar için de aynısısı hatta daha fazlasını isteyeceksiniz.

İnsanlar yaşarken gerçeğin ne olduğunu sezerler ama bu sezgilerini ya kelimelere dökemezler yada şuana kadar öğrendikleriyle bir çelişki içindedir. Bu yüzdendir ki insanlar birisinin çıkıp kendisi adına da konuşmasını isterler. Bekledikleri şey yeni birşey duymak değil içlerindekinin çekip çıkarılması veya kendisi bir takım sonuçlara varabilmişse bunların teyitidir. Bu istek gerçekten çok büyüktür çünkü insanlar, kendi gerçeklerinde değil sanal bir gerçeklikte yaşamaya zorlandığını hisseder. Sanal gerçekliğe olan bu karşı çıkış, kişiyi toplumdan ve onun tüm kurallarından koparabilir. Bu da bir kişiyi din adına anlatılan doğrularla beraber tümünü reddederek, öyle bir potansiyel olmasa da negatif (kendine yönelmiş) yola girmesine neden olabilir. Veya o kişi sanal gerçeklikle kendi gerçekliği arasındaki farklara yoğunlaşarak, sık sık da bu ikisi arasında gidip gelerek bir sonuca ulaşabilir. Hz. Muhammet'in Hira dağında yaptığı gibi. Unutmayın Hz. Muhammet'in içine doğduğu toplumun kendi yaptıkları puta tapar hali şuan size reddetmesi çok kolay geliyor olabilir ama Hz. Muhammet bile bunu 40lı yaşlarına gelene kadar yapamadı. Gerçekleri açıklamaya başladığında ise büyük bir direnişle karşılandı, çetin savaşlardan geçmesi gerekti. O bize saçma gelen inanç için sonuna kadar savaştılar. İşte ne kadar temelsiz, çelişkili olsa da bir inancı değiştirmek bu kadar zordur. Kıyamet senaryom'da da anlattığım gibi ama artık bu kadar zor değildir ve gerçeğe aslında çok uzak değiliz.

İnsanlar ne zaman bir adaletsizliği üzülse, bir çare beklese, bir gerçeğin ortaya çıkmasını istese bu istekler evrene yayılır. Bu isteklere cevap veren genellikle 2 üst seviye insanları/ruhları/varlıkları dünyaya doğarlar. Kuran'da "Allah isteseydi peygamerleri melek olarak gönderirdi" der. Çünkü peygamberler/evliyalar o üst seviyedeki bilinçleriyle dünyaya gelseler insanlara anlatacak hiçbirşeyleri olmazdı. Çünkü o seviyede konuşulan dil sevgidir. Ve bu dili anlamak bu dünya insanı için henüz imkansızdır. O yüzden bu dünyaya normal bir insan olarak doğarlar. Normal olmayan şey yaşıtlarından çok ileride düşünebilmeleri, genellikle şuan günah diye bilinen öğrenme fırsatlarına ihtiyaç duymamaları, yaydıkları enerji (herkes hissedemez), derin düşünebilme yeteneği vb.dir. Bu yüzdendir ki ruhsal olarak çabuk gelişirler ve biran önce yardıma başlarlar. İnsanlara neyin yanlış olduğunu, neyin doğru olduğunu anlatmaları için onları önce kendilerinin (tekrar) keşfetmeleri gerekir. Bu keşifleri sayesindedir ki doğru yolu gösterirken bu dünyanın dilini ve örneklerini kullanabilirler. Onlara selam olsun ki bu zorluğa, çileye katlanmaktadırlar. Bu aynı savaşta daha önce binbir zorlukla aşabildiğiniz siperlere geride kalanları kurtarmak için dönmek gibidir. Geri döndüğünde güvenli yerin neresi olduğunu bilir ama o yolları hatırlaması belki de farklı yollar kullanması gerekecektir.

İnsan olarak dünyaya geldikleri için de reddedilmeleri, düşüncelerine değer verilmemesi gibi durumlar olabilir. Ama yine de söylediklerinin kabul edilmesi için mucizeler gösterilmesi gerekmez. Çünkü söylediklerini böyle bir ispatla kabul ettirmesi değil, söyledikleri üzerinde derin derin düşünülüp anlaşılması gereklidir. Hiçbir mucize bu "anlama" yı gerçekleştiremez. O yüzden mucizelerle dolu hikayelerin geçerliliği çok tartışmalıdır.

O kişileri tanıyabilen ve söylediklerini anlayabilen kişiler olacaktır. Onlar da belki anladıkları kendi tekrar anlatacak ve böylece bu ilhamdan herkes alabildiği kadarını alacaktır. Daha ileri veya aynı seviyede olan bir kişi için ise bir hatırlatma olabilecektir. Bu hatırlatmayı aldıktan sonra belki o da anlatmaya başlayacaktır. Anlatanlar nadir de olsa hata yapabilir ama önemli olan anlatılan şeyin üzerinde düşünmeye başlamaktır. 2x2=4 denmez. Rakamlar ve işlemler anlatılır çarpmayı yapıp sonuca ulaşacak olan sizsinizdir. İlk seferde 5 diyebilirsiniz ama düşünmeye devam ettikçe 4'e yaklaşacaksınız. 4 diyip son kararım ( :) ) dedikten sonra artık bir sonraki sınıfa mutlulukla geçebilirsiniz.

Kader'in Şifresi ve Keşif'e Geçiş

İnsanın geleceği önceden belirlenmiş midir? Tamamen belirli olaylar mı belirli zamanlarda mı başımıza geliyor? Bu soruya islamın genel cevabı evettir. Eğer evet ise o halde bu dünyanın bir sınav olduğu kabulü ile çelişmektedir. Peki bu çelişkiyi nasıl ortadan kaldıracağız? Bu çelişkinin çözümü hayatında da anlamıdır bir yerde. O da hayatın bir sınav olmadığı, eğitim alanı olduğudur. Hayat bir eğitim alanı olduğu için de "öğreneceğimiz şeyler" önceden bellidir. Neyi ne zaman yaşayacağımız değil.

Hemen hayatınızı bir gözden geçirin. Sürekli tekrarlanan belli olaylar mı yaşıyorsunuz? Örneğin sürekli karşınıza ukala insanlar mı çıkıyor? Bir düşünün bakalım siz ne kadar ukalasınız? Bu örnekleri artırmak mümkün. Önemli olan kendi hayatınızda hangi derste olduğunuzu bulmanızdır. Çünkü eğer o dersi bilinçli olarak veya bilmeden geçemezseniz değişken aralıklarla (o dersi alabileceğiniz uygun şartlar oluştuğunda) benzer olaylarla karşılaşmaya devam edeceksiniz. Hayat=Sınav mantığı bu yüzden size çok yardımcı olamaz. Bir sınavda olduğunuz bilinciyle böylesi bir olay karşısında ukalalığınızı dizginleyebilirsiniz. Ama hala ukala iseniz henüz o dersi almamışsınız demektir ve sizin için o sınav bitmek bilmeyecektir. Oysaki eğitim mantığı size hala ukala olduğunuzu söyleyeceği için bir sonraki örnek olaya gerek kalmadan o dersi başarıyla öğreneceksiniz. Öğrenme sözlük itibariyle kalıcı davranış demektir. Kendi ezberci eğitim sistemimizden bilebileceğimiz gibi sınav bitince geriye hiçbirşey kalmaz. Sınavda sınavı yapanı atlatmaya da çalışabiliriz ama öğrenmede atlacağımız kişi kendimiz olacağından bu yolda geçersizdir.

Birde şöyle düşünün sonsuz zeka sahibi ve yaratanınız Allah, sizin ne olduğunuzu bilmiyor; Sizi iyi veya kötü kriterine göre özel olarak hazırladığı cennet veya cehenneme göndermek için evreni ve dünyayı yaratıyor sonra adaletsiz olarak kimini kadın kimini erkek kimine 70 yıl kimine 2 ay kimini zengin kimini fakir vb yaratarak sınava tabi tutuyor. Bu mantık yetişkin birisinin üzerinde en fazla 10dk düşünerek çökertebileceği bir yapıdadır. Birisi şöyle demişti: Allah insanları dünyada sınava tabi tutuyor çünkü öldükten sonra itiraz edemesinler. Biraz düşünelim. İnsan kendisinin o yüce yaratanına itiraz etmeyi düşünebiliyorsa "cehennem mantığı içinde düşünürsek" zaten cehennemi hak etmiyor mu? :) Oysaki daha önceki incilerde bahsettiğim gibi ne cehennem vardır ne de itiraz.

Allah seni yarattım ama sen cehennemliksin veya cennetliksin dese kim neden/nasıl itiraz edebilir ve kim neden/nasıl teşekkür eder? Herkes eninde sonunda alması gereken dersleri alıp tekamüllerini tamamlayacaktır. Alınması gereken dersler farklı farklı olduğu için insanların cinsi, ömrü, zenginliği, zekası, ortamı vb farklı farklıdır.

Daha çocuksunuz, yolda gidiyorsunuz bir yavru kedi gördünüz, belki daha gözleri açılmamış ve annesini arıyor. Acıdınız, şefkat gösterdiniz evinize götürdünüz, besleyip büyüttünüz. Şimdi söyleyin siz bir sınavdan mı geçtiniz yoksa şefkati, merhameti mi öğrendiniz? Bence öğrendiniz ve artık planlanmışsa diğer derslere geçebilirsiniz. Öğrenemediyseniz emin olun size şefkati/merhameti öğretecek yavru kediler, belki bacağını kaybetmiş köpekler hayatınızdan eksik olmayacaktır. Tabi şefkat/merhameti öğrenmenin başka başka yolları da vardır ama siz bu öğrenme yolunu veya daha karışık yolları seçmiş olabilirsiniz.

Herkesin yaşam planı farklı derslerle doludur. Kimisinin birçok dersi vardır ve bu ömrüne sığdırmak istemiştir. Hayatı ders ağırlıklı geçecektir. Kimisinin az dersi vardır, nispeten daha kolay bir yaşamı olabilir ama bu arada bazı kimselerin koçluğuna gönüllü de olmuş olabilir. Örneği, kardeşi, annesi, ailesi veya arkadaşı. Bazılarının dünyaya geliş amacı ise ders almak değil tamamen klavuzluk etmektir. Peygamberler, evliyalar gibi. Bu insanlar dünya seviyesinin tüm derslerini çok önceden almış olan büyük ihtimalle 2 üst seviyenin insanıdırlar. 1 üst seviyedekiler (yani dünya seviyesinin derslerini yeni bitirmişler) için tekrar bu seviyeye inmek tehlikelidir. 3 seviye üstü için ise birey olma ortadan büyük oranda kalktığı için klavuzluk, öğretmenlik için bile olsa dünyaya gelmek yerine ilham göndermek daha faydalıdır. Detaylara başka bir incide devam edeceğim.

Bu durum aynı empatinin yaşama geçmiş hali gibidir. Eğer karşınızdakinin neler düşündüğünü, hissettiğini anlayabiliyorsanız belkide o dersi öğrenmek için illa yaşamanıza gerek yoktur. Olayları izleyerek de öğrenebilirsiniz. Farkındalık diye geçen süreç empatiyle çok yakından ilgilidir. Siz bir eğitim alanında olduğunuzu artık biliyorsunuzdur ve bunun için de artık uçan kuşlar, esen rüzgar hatta geçen zaman sizinle konuşmaya başlar. Allah Kuran'da gerçek inananları "Ne mutlu onlara ki ayaktayken, yatarken, otururken sürekli derin derin düşünüp Allah'ım sen bunları boşuna yaratmadın" derler diye anlatır. Siz de artık basit sınav düzeneğinden kurtulup, her seviyedeki insana hitap eden, her dersin sorunsuzca ve aynı anda verildiği bu muhteşem yapının inceliklerini keşfe çıkın. Keşfettikçe içinizdeki Allah'a olan hayranlık, sevginiz artacak bu anın bir parçası olmaktan duyacağınız mutluluktan gözleriniz yaşaracaktır.

İyi keşifler...
3月17日

Kameralar ve balık aslında neye benziyor?

Objektif olmak zordur. İnsan, sadece bebekken yani henüz dışardan verilenleri alamazken veya almamaya hakkı olduğu zamanlarda kendisidir. Birkez diğer insanlarla temasa/konuşmaya başladımı artık süreç kendi saf karakterini koşullandırma ve kalıba dökme şekline bürünür. Bazıları bu süreçten kendisini koruyabilir veya talihlidirler ki çok gaddarlığa uğramamıştırlar. Bazıları da kalıplarını kırmayı başarabilir. Büyük çoğunluğumuz kalıplarımızla baş başayızdır.

 

İnsan tekamül etmelidir. Bu tekamülün ilk şartlarından ve gereklerinden biri ne, ne ise onu olduğu gibi görebilmek ve dahası kabul etmekten geçer. Herkes aynı olayı izler, mesela hırsızlık yaparken yakalan bir genç ve halkın linç girişimi, ama farklı şeyler görür. Birisi hak ediyo .erefsiz derken diğeri ya o da bi insan, affedelim diyebilir. Herkes kalıbına göre görür ve düşünür. Peki ama doğru olan nedir? Sonsuz merhamet mi yoksa suça göre ceza mı, yoksa ıslah etmek mi, yoksa eğitim mi vb... Hepsi tartışılır burada o konulara girmeyeceğim, anlatmak istediğim bu örnekten hareketle en azından birey olarak olayları mümkün olduğunca çok pencereden bakmak gerektiğidir.

 

Mesela düşünün ki bir akvaryum ve içinde bir balık var. Bu balığı daha önce hiç görmediniz. Akvaryumun altında da bir kamera var ve siz o görüntüyü izliyorsunuz. Bu balık hakkında bileceğiniz şeyler köpekbalıklarının sörf tahtası üzerinde yatan insanı fok balığı zannedip saldırması gibi sizi yanlış kararlara itebilir. Size daha çok kamera gereklidir. Hiçbir zaman çok erken emin olmayın. Emin olduğunuzda da aklınızda acaba? lar kalmasın. Vardığınız sonucu kendinize karşı savunun bakalım ne kadar haklısınız?

 

Bazen birisi ile tartışırken görüyorum ki anlatmak istediğim şeyi anlamış fakat kabul etmiş/yenilmiş gözükmemek için tabiri caizse kıvırıyor. Bu tür şeylere neden ihtiyaç duyulur diye düşünürsek deminden beri bahsettiğim kalıpların adamının zayıflığını görebiliriz. Yoksa evet abi haklısın ben öyle düşünmemiştim demek neden bu kadar zor olsun ki? Benim için çok kolay mesela. Fikirlerimi savunurum ve karşımdakininde dolu dolu konuşmasını beklerim. Eğer içi boş, klişe, desteksiz sözlerle laf ebeliğine dönerse olay artık diyalog benim açımdan bitmiştir. Benim için önemli olan bir sonuca varmak olduğu için sıkıntıdan patlamassam eğer sürdürebilirim de...

 

Burada önemli bir noktaya geldik sanırım Amaç! Amaç bağcıyı dövmekse bu işe hiç bulaşmam ama üzüm yemekse hep beraber yemeliyiz. Gündemi takip ederken de bilmemiz gereken birşey var birincisi gözüken/gösterilen yalanlar; ikincisi gözükmeyen/gösterilmeyen gerçekler. Bir medya şirketi düşünün ki devletin ihalelerine katılıyor ve oradan nemalanıyor. Şimdi bu şirketin halka hükümetin çarpıklıklarını göstermesinin imkanı var mıdır? Günümüzde çoğu kanalın devletle ilgili işleri olduğundan mıdır nedir dikkat edin magazin haberi 10dk gösterilirken/tartışılırken grevler, protestolar 5-6 sn. geçer ekranlardan. Biz Kaya Çilingiroğlu'nun kiminle ne yaptığını izlerken birileri ülkenin kale kuruluşlarını birkaç yıllık karına ve kasalarındaki paralarla beraber satmaktadır.

 

Geçenlerde bir makale okumuştum. Makale ABD'nin istediği gibi bir hükümeti nasıl iktidara taşıdığını anlatıyordu. Bu yönteme göre çıkarlarına ters düşen kararlar alan/alabilecek(CIA her olasılığı değerlendirir) iktidarı önce zayıflatmak ve mümkünse yok etmek ister. Bunu sorumluluğunun hükümete kalacağı şekilde halleder. Ençok yaptığı şey ekonomiyi zayıflatmak veya kriz çıkarmaktır. Yöntemleri ülkeninin ihracatını kesmek, sıcak parayı çekmek vbdir. Bu tablo eminim tanıdık gelmiştir. Bir gecede 200 milyar doların gittiği bir ülkede yaşıyoruz, sonrası malum...

Havuz Problemi

Öğretilegelindiği gibi düşünürsek eğer bir hayat zamanı boyunca yaptığınız iyiliklere karşılık olarak havuzu dolduran bir musluğunuz ve yaptığınız kötülükler içinde havuzu boşaltan bir musluğunuz olur.


Hangisini daha çok açık bırakırsanız öldüğünüz zaman havuzunuzun doluluğuna göre cennetten bir köşe kaparsınız veya cehennemde sıcak günleriniz olur. Acaba bu mantık ne kadar doğru olabilir. Şimdi bazılarımız bunlar tartışılabilecek konular değil, dogmatiktir öylece inanmalıyız da diyebilirler. Saygı duyarım. Düşünsenize evren diye birşey var. Mükemmel ve iç içe geçmiş sonsuz sistemlerden oluşan bir yapı. Şimdi de biraz önceki basit düzeneğimize dönelim. Sizce de hafif kalmadı mı? Şimdi biraz derine inelim. Bir çocuk doğuyor sefalet, kötülük ve nefret dolu bir ortamda büyüyor, çok çile çekiyor, hayatı çoğu zaman dayanılmaz oluyor. Bu kişinin ilerde hırsız, katil, çete olma ihtimalini bir hesaplayalım ve tabi bunlardan dolayı boşalttığı havuzunu birde refah, mutlu bir aile ve huzurlu bir çevrede doğmuş, büyümüş bir birey getirin gözünüzün önüne. Bu kişinin ilerde doktor olup, öğretmen olup havuzunu nasıl şakır şakır dolduracağını düşünün. Tabiki ilkindeki herzaman hırsız, ikincisindeki de doktor olmaz ama ikincisine tanınan bu fırsat ilkinde neden yok? Niçin dezavantajlı başlıyor? Bu sorunun yanıtını havuz mantığı ile çözebileceğimizi zannetmiyorum. En fazla vardır bir sebebi deriz. Ama eminim bundan çok daha adilane bir sistemin bir parçasıdır. (İlerki bir incinin konusu olacak)


Gelelim işin cennet ve cehennem kısmına. Sanki bu yöntem ödül ve ceza yöntemine benziyor. Küçük çocuklara bir şeyi yaptırmak veya yapmasına engel olmak için kullandığımız hani. Tamam küçük çocuklar için geçerlidir ve o şeyi yapıp/yapmaması da onun için iyidir ama çocuk biraz büyüdüğünde onu bu şekilde kandırabilecek, doğru yolda tutabilecek veya gerçekten iyi bir insan olmasını sağlıyabilecek miyiz? Bunu başarabilmemiz için ilk önce onun bunu istiyor olması gerekir. Düşünsenize bir suçluyu alıyoruz, hapse atıyoruz yıllarca yatıyor (artık birkaç ay :) ), çıktığında kaldığı yerden kötülüklerine devam ediyor. Demekki insanı dışardan iyi insan yapamayız. İnsanı dışardan kötülüğe itebiliriz ama iyiliği sevdirmeden başaramayız. İyiliğin ne olduğunu öğretmeliyiz. Cehennemde öyle cennette. Yunus Emre "Cennet cennet dedikleri birkaç melekle birkaç huri, dileyene ver onları bana seni gerek seni" demiştir. Bu dünyada iken cennette kazanacağın ilahi aşka nazaran son derece yetersiz şeyleri istemek işte bu kadar saçmadır. Aslına bakarsanız ödül ve cezayı insan kendi kendine anında vermektedir. Gerçekten iyi bir insanın yaptığı bir iyilikten duyacağı haz, yaptığı şey dolayısıyla öldükten sonra ödüllendirileceğini zanneden kişinin beklentisinden çok daha lezzetli olacağı kesindir. Düşünsenize yaptığı şey dolayısıyla ödüllendirileceğini zanneden kişi gerçekten iyilik yapmakta mıdır? Bu suyun içinden sıçrayıp halkadan geçince sahibinin balıkla ödüllendireceği bir havuz gösterindeki yunus gibidir. Aslına bakarsan ortada iyilik yapma diye birşey yoktur olsa bile o kişi bu iyiliği kendisine yapmaktadır. Halbuki bir düşünün, zor durumda kalmış bir insana yardım ediyorsunuz ve düşünüyorsunuz: Şimdi ben böyle davranmasaydım, bu kişinin başına şunlar gelebilirdi, kendisini, ailesini ve çevresindekileri şöyle şöyle kötü yönde etkileyebilir şunlara sebep olabilirdi ama Allah'a şükürler olsun ki ben buradaydım ve yine Allah'a şükürler olsun ki benim elim vasıtasıyla bunlar engellendi. İnşallah bu hareketimin etkileri faydalı olur."  Burdan gelen hazzı tahmin eden ve bilenlere selam olsun. :)  Burada dikkat edilmesi gereken şey, sonunda haz duyulacağını bilmenin önemsizliğidir. Çünkü sizi harekete geçiren şey hazzetme duygusu değil hizmet etmek, öğretmek, yardım etmek için içinizden gelen o çok büyük istektir. Bu istek o kadar büyüktür ki bazı insanlar bu yolda şehit olmaktan bir adım geri durmamışlardır. Din tarihi ölüme gülerek yürüyen nice erenler/veliler/peygamberlerle doludur. Bu insanları bu yolda ölüme giderken "Cennette öyle şeyler beni bekliyo ki köşe oldum köşeee" diye mi düşündüğünü zannediyorsunuz? :)


Şimdide biraz değişik veya itici gelebilecek bir örnek vermek istiyorum. Dans eden ayıları biliriz dimi, hani eskiden sokak sokak gezdirilirlerdi. Biliyorsunuzdur ayıları dans ettirmek (öyle göstermek) için kızgın ızgaralara çıkarılır, ayı ayakları yanmasın diye zıp zıp zıplarken sahibide tefini çalardı. Artık ayı ne zaman sahibinin tef çaldığını duysa şartlı refleks sonucu zıp zıp zıplar izleyenlerde bundan büyük keyif alırdı. Bu olayda kendinizi ayı yerine koyun (hakaret olarak algılamayacağınızdan eminim) eğer sizi iyiliğe (burda dans etme) yönlendiren şey şartlı refleksiniz (cehennem azabı veya Allah korkusu) ise işte en fazla dans eder gözükürsünüz. Ama birde gerçekten dans eden bir ayı düşünün böyle tango yapıyo, halay çekiyo, zeybek oynuyo. Siz o ayıya artık ayı veya hayvan gözüyle bakabilir misiniz? O artık hayvan değildir daha üstün daha ileri bir yaşam/bilinç formudur. İşte iyilik yapmak için cehennem azabına/Allah korkusuna ihtiyacı olmayanlar da artık ileri bir yaşam/bilinç formundadırlar. Onlar kendiliklerinden ve gerçekten dans etmektedirler.

 

İyi danslar...

Hayvan Davranışı ve Düşünme Üzerine

Hayvan davranışlarını inceleyen Tübitak yayınlarından bir kitap okumuştum. Kitapta çeşitli hayvanlardan ve bazı davranışlarından yola çıkarak hayvanların zihnini, akıllı olup olmadıklarını araştırıyolardı.


Bir örnekte matematik problemlerini çözebilen bir at vardı. Sorulan sorunun cevabını biliyordu. Misal, sahibi 4*2-3 diye soruyodu ve ayağını yere vuruyodu, doğru rakama gelince duruyodu. Hayvanın zeki olup olmadığını anlamak için hayvan davranışlarında uzman bir psikolog çağırmışlar. Soruyu psikolog sormuş ve at yine doğru cevabı bilmiş. Bir süre sonra atın aslında cevapları bilmediğini soru soranın, insanların farkedemeyeceği bir hareketi (bu belki tansiyonun artması, nefes ritminde değişiklik vb.) görünce durduğunu belirlemişler. Hayvanlarda zeka arayanlar için hayal kırıklığı olmuş.


Başka bir örnekte bir yaban arısının yuva yapması incelenmiş. Arı yuvayı toprak zeminden yukarı bir huni inşa ederek, ve bu huninin ucunu aşağıya doğru çevirerek bitirdiğini gözlemişler. Arı huniyi yaparken, huni yükselirken alt kısmına toprak yığmışlar ve arı huniyi daha da uzatmış. Çünkü belli bir yüksekliğe getirmesi gerekiyor, bunu da kendi kanat boyu ile hesaplıyor. Neyse huniyi bitirip ucunu aşağıya çevirdiğinde toprak ekleyip boyunu kısaltmışlar. Normalde huni kısa olmasına rağmen arının programı bir sonraki aşamaya geçtiği için (yani huni bitti, bacasını yap) huninin boyu ile artık ilgilenmemektedir. Zeki bir davranış değil. Daha sonra bilim adamı bacanın üstüne bir delik açmış. Normal olarak bu deliği kapatması gerekirken bu deliği huninin devam eden ucu olarak algılayıp, huniyi bir kanat boyu kadar daha uzatıp tekrar baca yapmış. Kısacası bu böcekteki program huniyi yap> bacayı yap > Kontrol et > Bitir şeklinde. Çok basit bir algoritma yani. Çünkü normal şartlarda hunisini yaparken toprak eklenmez ve bacaya geçince huni delinmez. Yaratılışının gerektirdiği ihtiyaçları verilmiş. Hunide yaşayan bu canlıya yetecek davranış kalıpları var.

Yaratılmış her canlının ihtiyacı olan herşey verilmiştir. Ben neden şu arkadaş kadar zeki değilim/daha zekiyim veya neden o benden daha iyi/kötü şartlarda yaşıyor vs. demeden herşeyin mükemmel olduğunu kabul etmek ve bunun derinliğine uzanmak gereklidir. Bu mükemmellik nasıl işliyor? İşte soru bu olmalı. Hiç kimse yalnız başına bırakılmamıştır. Bu soruyu düşündükçe cevabının kalbinize dolduğunu hissedeceksiniz. Tek yapmanız gereken şey düşünmek. Biliyorum çok zor. :P

Bu mükemmellikle ilgilenmeyenlerin genellikle ilgilendikleri şey sürecin araçlarıdır. Bunlara davranışsal hayvanlık diyorum ama hakaret içermeden, sadece düşünme yetisinin kullanılmasının reddedilmesini anlatmak için. Nedir o araçlar, misal para, eğlence, sex, vb.. Bu araçlar dünya yaşamı boyunca kullanılmak, ayrıştırılmak (yöneldikçe), farkına varmak (yönelenleri izledikçe), düşünmek (ne için var olduklarını) vb. işler için vardırlar. Allah'tan bir nefes olan ruhların böyle şeylere ihtiyacı elbette yoktur. İhtiyaç bedenin yaşam süreci boyunca var olan birşeydir. Zira dünya yaşamı sonlandığında eksiklik, kandırmaca, ikilik, yanılgı vb. ortadan kalkar.

Dünya yaşamının bu cezbedicilerle dolu olmasının yanında acıyı deneyimlemenizi sağlayan şeylerle de doludur. İçinizde bi yerlerde hiçbir eksiğinizin olmaması gerektiğini bilirsiniz. Ama hayatınıza baktığınızda hemen herzaman birşeylerin eksikliğini hissedersiniz. Bu olması gereken birşeydir. Ruhun tekamülü sırça köşklerde olmaz. Dünya tekamül etmek isteyenler için "cennet gibi mahrumiyetlerle" doludur ama tekamüle hazır olmayanlar veya henüz erken aşamalarda olanlar için teselli araçları da vardır. İsteyene istediği şey verilir. Amaç şu kısacık dünya yaşamınızda almanız gereken dersleri reddetmemek olmalıdır. Düşünün hayatınız boyunca benzer bir olayla kaç kez tekrar tekrar karşılaştınız. Misal haksızlığa uğramak. Böyle bir olay yaşadığınızda kendi yaptıklarınıza bir dönün ve yaptığınız haksızlıkları gözden geçirin. İşte almanız gereken ders orada ve sizi bekliyor. Yaptığınız haksızlığı tekrar tekrar düşünün. Karşınızdakini nasıl üzdüğünüzü, neler hissettiğini anlamaya çalışın. Bunları yaparsanız bir daha kolay kolay haksızlık yapmayacağınız açıktır. Çünkü artık konuşurken, davranırken bunları gözden geçirmeyi anında yapmaya başlarsınız. Üç ay veya iki hafta veya ertesi gün değil. Anında. Ve öyle bir noktaya gelirsiniz ki artık sizin nefes alışınız bile öğretmeniniz olmuştur. Artık bilinçli tarafınız ve siz bütünleşmeye, kamil insan olmaya başlamışsınızdır. Ne mutlu size...

Sabır, Tavuk ve Büyük Ödül

Hayvan davranışlarını inceleyen Tübitak yayınlarından bir kitap okumuştum. Kitapta çeşitli hayvanlardan ve bazı davranışlarından yola çıkarak hayvanların zihnini, akıllı olup olmadıklarını araştırıyolardı.

Bir örnekte matematik problemlerini çözebilen bir at vardı. Sorulan sorunun cevabını biliyordu. Misal, sahibi 4*2-3 diye soruyodu ve ayağını yere vuruyodu, doğru rakama gelince duruyodu. Hayvanın zeki olup olmadığını anlamak için hayvan davranışlarında uzman bir psikolog çağırmışlar. Soruyu psikolog sormuş ve at yine doğru cevabı bilmiş. Bir süre sonra atın aslında cevapları bilmediğini soru soranın, insanların farkedemeyeceği bir hareketi (bu belki tansiyonun artması, nefes ritminde değişiklik vb.) görünce durduğunu belirlemişler. Hayvanlarda zeka arayanlar için hayal kırıklığı olmuş.

Başka bir örnekte bir yaban arısının yuva yapması incelenmiş. Arı yuvayı toprak zeminden yukarı bir huni inşa ederek, ve bu huninin ucunu aşağıya doğru çevirerek bitirdiğini gözlemişler. Arı huniyi yaparken, huni yükselirken alt kısmına toprak yığmışlar ve arı huniyi daha da uzatmış. Çünkü belli bir yüksekliğe getirmesi gerekiyor, bunu da kendi kanat boyu ile hesaplıyor. Neyse huniyi bitirip ucunu aşağıya çevirdiğinde toprak ekleyip boyunu kısaltmışlar. Normalde huni kısa olmasına rağmen arının programı bir sonraki aşamaya geçtiği için (yani huni bitti, bacasını yap) huninin boyu ile artık ilgilenmemektedir. Zeki bir davranış değil. Daha sonra bilim adamı bacanın üstüne bir delik açmış. Normal olarak bu deliği kapatması gerekirken bu deliği huninin devam eden ucu olarak algılayıp, huniyi bir kanat boyu kadar daha uzatıp tekrar baca yapmış. Kısacası bu böcekteki program huniyi yap> bacayı yap > Kontrol et > Bitir şeklinde. Çok basit bir algoritma yani. Çünkü normal şartlarda hunisini yaparken toprak eklenmez ve bacaya geçince huni delinmez. Yaratılışının gerektirdiği ihtiyaçları verilmiş. Hunide yaşayan bu canlıya yetecek davranış kalıpları var.

Yaratılmış her canlının ihtiyacı olan herşey verilmiştir. Ben neden şu arkadaş kadar zeki değilim/daha zekiyim veya neden o benden daha iyi/kötü şartlarda yaşıyor vs. demeden herşeyin mükemmel olduğunu kabul etmek ve bunun derinliğine uzanmak gereklidir. Bu mükemmellik nasıl işliyor? İşte soru bu olmalı. Hiç kimse yalnız başına bırakılmamıştır. Bu soruyu düşündükçe cevabının kalbinize dolduğunu hissedeceksiniz. Tek yapmanız gereken şey düşünmek. Biliyorum çok zor. :P

Bu mükemmellikle ilgilenmeyenlerin genellikle ilgilendikleri şey sürecin araçlarıdır. Bunlara davranışsal hayvanlık diyorum ama hakaret içermeden, sadece düşünme yetisinin kullanılmasının reddedilmesini anlatmak için. Nedir o araçlar, misal para, eğlence, sex, vb.. Bu araçlar dünya yaşamı boyunca kullanılmak, ayrıştırılmak (yöneldikçe), farkına varmak (yönelenleri izledikçe), düşünmek (ne için var olduklarını) vb. işler için vardırlar. Allah'tan bir nefes olan ruhların böyle şeylere ihtiyacı elbette yoktur. İhtiyaç bedenin yaşam süreci boyunca var olan birşeydir. Zira dünya yaşamı sonlandığında eksiklik, kandırmaca, ikilik, yanılgı vb. ortadan kalkar.

Dünya yaşamının bu cezbedicilerle dolu olmasının yanında acıyı deneyimlemenizi sağlayan şeylerle de doludur. İçinizde bi yerlerde hiçbir eksiğinizin olmaması gerektiğini bilirsiniz. Ama hayatınıza baktığınızda hemen herzaman birşeylerin eksikliğini hissedersiniz. Bu olması gereken birşeydir. Ruhun tekamülü sırça köşklerde olmaz. Dünya tekamül etmek isteyenler için "cennet gibi mahrumiyetlerle" doludur ama tekamüle hazır olmayanlar veya henüz erken aşamalarda olanlar için teselli araçları da vardır. İsteyene istediği şey verilir. Amaç şu kısacık dünya yaşamınızda almanız gereken dersleri reddetmemek olmalıdır. Düşünün hayatınız boyunca benzer bir olayla kaç kez tekrar tekrar karşılaştınız. Misal haksızlığa uğramak. Böyle bir olay yaşadığınızda kendi yaptıklarınıza bir dönün ve yaptığınız haksızlıkları gözden geçirin. İşte almanız gereken ders orada ve sizi bekliyor. Yaptığınız haksızlığı tekrar tekrar düşünün. Karşınızdakini nasıl üzdüğünüzü, neler hissettiğini anlamaya çalışın. Bunları yaparsanız bir daha kolay kolay haksızlık yapmayacağınız açıktır. Çünkü artık konuşurken, davranırken bunları gözden geçirmeyi anında yapmaya başlarsınız. Üç ay veya iki hafta veya ertesi gün değil. Anında. Ve öyle bir noktaya gelirsiniz ki artık sizin nefes alışınız bile öğretmeniniz olmuştur. Artık bilinçli tarafınız ve siz bütünleşmeye, kamil insan olmaya başlamışsınızdır. Ne mutlu size...

Bebek Yeterince Düştü...

Bir bebeği düşünüyorum. Dünyada doğduğu andan itibaren erişkin olana kadar ilgiye, bakıma, gözetilmeye muhtaç. Oysaki bir antilop yavrusu dünyaya gözünü açtıktan en fazla 10dk sonra koşmayı öğrenmeli, yoksa bir avcı tarafından yakalanabilir. :) Bebeğin gelişim süreci ile insanlığın zihinsel ve ruhsal olarak gelişimi, yani ortak zekasının gelişimi arasında çok büyük benzerlikler var. Burada bir parantez açarak gözlem yapmanın önemini vurgulamak istiyorum. Sırf gözlem yaparak hayatımız boyunca zihnimizi kurcalayan soruların cevaplarının yaşamımız boyunca kaç kez gözümüzün önüne serildiğini görebiliriz. İşin ilginç tarafı görmek isteyene istediği an cevap verilmesidir. Düşünün hayatınız boyunca kaç kez böylesi ilginç tesadüfler yaşadınız? Acaba herşey tesadüf mü? Yoksa içindeki insanlarla beraber bir gelişimin yardımcı unsurları mı? Şu bir gerçek ki yüce Allah yarattıklarının yanındadır. Düşünebilmesi itibariyle gören gözlere sahip olan insan hem görmekte hem görülmektedir. Hem aynadır hem de karşısındaki.

İnsanlık ailesinin gelişimini tarih kitaplarından okuyoruz. Kişisel egoistlikten tutunda korkudan, hırstan, bazen sadece zalimlikten zevk almaktan, bazen gururdan vb. "aşılması gerekenlerden" dolayı savaşlar çıkmış, canlar yanmıştır. Bu tıpkı emekleyen bir bebeğin ilk yürüme denemelerinin başarısız olup poposu üstü, bazen de biraz daha acı verecek şekilde düşmesi gibidir. Evet canı yanmıştır ama yürümeye dair birşey daha öğrenmiştir. Yeterli derecede öğrenince artık eskisi kadar düşmeyecektir. Düşse de unutmayın ki yeni birşey daha öğrenmiştir. Bugün de insanlık bazen düşüyor, ama görüyoruz ki çok büyük bir kalabalık da öğrenmesi gerekenleri öğrenmiş ki ne sebeple olursa olsun Savaşa Hayır veya Atatürk gibi Yurtta Barış Dünyada Barış diyebiliyor. Bugün bir Greenpeace var, bir Çağdaş yaşamı destekleme vakfı var, bir Deniz Feneri Derneği var,... Ayağa kalkabilen İnsanlar artık varlar. Kıyamet arapça kıyam etmek yani ayağa kalkmak anlamına gelir. Siz de kıyam edin. Her ayağa kalkan yanındakinin de elinden tutup kaldırsın. İşte aslında çok uzaklarda aradığımız anahtar bu.

Bebek yeni doğmuştur, ilgiye ve şefkate muhtaçtır. Aynı zamanda eğitilmesi gereklidir. Bunun için yine yalnız bırakılmamış her devirde, peygamberler, veliler, evliyalar hizmete yetişmiştir. Hepsi görevlerini içtenlikle, bir annenin çocuğunu sevebileceğinden daha fazla severek yapmışlardır. O kadar ki bugün bile özellikle ülklemiz de onlarca değerli hizmetkar ve eserleri ile doludur. Hepsinden Allah razı olsun. Dikkat edilirse tüm hizmete gelenler hazır bir bilgi ve eğitim seti ile gelmezler. Belkide hizmete geldiklerini çok sonradan öğrenirler veya hizmetlerini geliş sebeplerini öğrenmeden bitirirler (çünkü bu herzaman gerekli değildir). Her gelen, doğduğu andan itibaren aslında bırakalım yürümeyi, çok iyi koşabildikleri halde bizlerle beraber yürümeyi öğrenirler. Hazır bir setle gelmedikleri için onlar hem kendi zamanlarının insanıdır (o zamanın şartlarını yaşarlar) hem de söylediklerinden anlıyoruz ki zamanlarının çok ilerisindedirler o kadar ki bugün bile söylenenleri dinledikçe etkilenmemek elde değil. İşte böyle adlı, adsız binlerce gönüllü hizmetkarın sessiz sedasız geliş gidişleri ile (bakın yine yalnız değiliz) her seferinde bazen küçük küçük bazen de büyük (peygamerler gibi) çabalar sarfederek ayağa kalkmaya çalışıyoruz.

Ben uzun zamandır Hz. Muhammed'in neden son peygamber olduğunu bu şekilde yorumluyorum. Yani artık yardıma o kadar ihtiyacımız kalmadı. Kendi kendimize biraz çaba ile ayağa kalkabileceğiz. Kıyam edebileceğiz. Geçenlerde okuduğum bir makalede Atatürk'ün Hz. Muhammed'in son peygamer oluşu ile ilgili tam olarak aynı manaya gelen bir konuşmasını okuyunca Atatürk'ün bu hizmetkarlardan olduğunu düşündüm. Zaten şöyle bir düşününce eğer türkleri kurtarmaya bir peygamber gönderilmiş olsaydı acaba Atatürk'ün bu ülkeye kazandırdıklarından daha fazla ne katabilirdi? Bugün Atatürk ve yaptıkları karşısında her türlü kinlerini kusan, sözde müslümanları Hz. Muhammed'e karşı gelen putperestlere benzetmekle acaba hata etmiş olur muyum?

Dikkat edelim insanlık ayağa kalkmak üzeredir. Artık yürüyebileceğiz! Düşünsenize bir. Artık kardeşlik, sevgi, dostluk, birlik zamanı geliyor. Bunun için kendimizi hazırlamalıyız, hazır olmayanlara yardım etmeliyiz. Bir kişi veya bin kişi farketmez. Ayağa kalkabilen bilecek ve isteyecektir ki herkes kalkmalı. Ayağa kalkan tek başına gidemez. Yeni dünyayı tek başına kuramaz.

Şekil, Karetta Karetta ve Çember

İnsanlar inanır. Doğal bir olaydır bu. Ama anlam veremez. Olayları inceler. Mesela gök gürler, "Tanrı kızıyor" der. Rüya görür, geleceği gördüğünü zanneder. O kişi zamanının erişebileceği kadarını düşünür. Bu durumda bir haksızlık yoktur, süreç vardır. Zamanının olayları algılayış biçimi, birşeylerin doğa üstü olduğu fikrini veya hissini oluşturur. Bu doğa üstü olaylar için doğal olarak zamanın mantıksal gerçeklerine ters düşmeyecek görüşler ortaya çıkar. Bu görüşleri yeterince ispatlayamadığınız sürece bunlar inanç olarak kalır. İnanç, kanıtlanamadığı için zayıftır ve desteklenmelidir. Hatta o kadar zayıf ve korunması gereklidir ki, birisi çıkıp en ufak eleştiri getirse veya aynı görüşte olmasa o kişi yok edilmelidir. Yok edenler genelde en şekilci, yok edilenler de inancın aslına en azından onlardan daha yakın olanlar olmuştur. Bu destek ritüeller aracılığıyla yapılır. Bazı hareketlerin, o inanç için anlamı vardır. Aynı hareket farklı yorumlar (mezhep) için farklı yorumlanır. Bu ritüeller genellikle daha sonra inancı temsil etmek / desteklemekten ziyade onun yerini alır. Artık insanlar birtakım hareketler yapmakta, bir takım sözler (öyleki anlamadığı halde) söylemektedir ama ne için yaptığını bilen azdır. Bilmeyenler için o ritüel herşeydir, bilenler için ise çok az birşey. Umarım şuan uygulanmakta olan ritüeller sizin için çok az birşeydir.

İnanan kişi neye inanmaktadır. Şekiller durumu nasıl zorlaştırıyor bir bakalım. İnsanlara bir ağacı öğretmenin yolu dallarını, yapraklarını, gövdesini, köklerini, güneşle ilişkisini, suyla ilişkisini... tek tek ve ayrı ayrı anlatmak olmasa gerek. En iyi yöntem onlara bir tohum vermek ve yetiştirmesini istemektir. İnsanlara hoşgörülü ol, doğayı ve insanları sev, merhametli ol... demekle bunlar gerçekleşmez. Bunun yerine insanlara hoşgörü ne işe yarar?, hoşgörülü olmak gerekli midir?, hoşgörülü olmak ne demektir... gibi sorulara kendisinin cevap verebileceği tohumu vermek gerekir. Tohum tektir aslında. O tohum düşünmektir. Ama düşünmenin içerdiği herşeyle birlikte. Örneğin bir elmayı düşünün. Kırmızı tatlı bir elma. Evet bu bir düşünme eylemidir ama en alt düzeyden. Şimdi düzeyimizi arttıralım. Elmayı yediğinizi de düşünün, kesilmiş olarak, taze ve çürümüş olarak, yeşil, büyük ve küçük olarak, arkadaşınıza verdiğinizi, paylaştığınızı, dalında veya yerde, sepete konarken, reçel yapılırken... Size bunun gibi bir başlangıç noktası gereklidir. Ve bu noktalar pratik yaşamdan alırsan milyonlarcadır. Düşünmenin tüm yolları doğal olarak Allah'a çıkar. Tıpkı tüm nehirlerin denize çıktığı gibi. Bırakın nehir dilediği gibi aksın yolun sonu hep aynıdır. Nehiri izleyin. Veya daha iyisi atlayın sandalınıza hem nehir olun akıverin hem üzerinde götürsün sizi. Siz yol alırken yol kenarında durmuş, bir takım hareketler yapanlara merhametle bakacaksınız. Onları nehrinize davet etmeyi gönülden isteyeceksiniz ama böyle olmaz. Yapabileceğiniz tek şey onlara da nehir olabileceklerini söylemek, öğretmektir.

İşte bunun için artık inancı olduğu gibi, sadeleştirmeliyiz. Hiç kimse yalnız bırakılmamıştır. Herkes neyin iyi neyin kötü olduğunu bilir. (Bu başka bir incinin konusu olacak) Onlara güvenmeli ve özgür iradeleriyle seçim yapma şansı tanımalıyız. Söylediğim gibi tohum düşünmedir. Düşündükçe göreceksiniz ki boşlukta kalan birşey yok. Şuan bu şekillerden çıkamamış olup, bilgice ilerlemiş kişilerin aklında hala en temel sorular (hayat nedir? ben niçin varım? kader nedir? var mıdır?...) cevapsız yatmaktadır. Bu sorular şuanki düzeyinin soruları değildir. Hem çemberin içinde hem de dışında olamazsınız (Bunların cevapları da başka bir incinin konusu olacak). Ya düzeyini arttıracak, aklına yatan fakat şekillerle çelişen cevapları kabul edecek yada şekilli dünyasında bu sorularla yaşamaya devam edecektir. Hiçkimse yalnız bırakılmamıştır. Düzeyini arttırmak isteyen kişi düzeyini arttıracak yollara sokulur, aşamalardan geçirilir. Örneğin milyonlarca web sitesi içinde bu siteyi bulup, gözünüz ilişip, şu satırları okumaya başlamanız bir tesadüf mü? Bu satırlar size ne katıyor? Kötü yola mı itiliyorsunuz yoksa gerçekler, bunlar mı? Vereceğiniz cevap / yaşamınızdaki benzer cevaplar sizi çembere bir sokup bir çıkarmaktadır, ta ki çemberin çizgisinden uzaklaşana kadar. Onun için çemberin çizgisine çok yakın durmayın.

Bir deniz kaplumbağasının yumurtadan çıkıp denize doğru nasıl koştuğunu bilirsiniz. İşte siz şuan yumurtanın içindesiniz. Yaşamınıza devam etmek için önce yumurtanızdan, sonra kumdan çıkıp deli gibi denize doğru koşmanız gerekir. Yumurtadan nasıl çıkacağınızı biliyorsunuz, kumdan da. Merak etmeyin koşabilirsiniz, yüzmeyi de çok iyi biliyorsunuz ama henüz yumurtada olduğunuz için bilmiyor gibisiniz. (Bakar mısınız sadece gözleriyle değil gönülleriyle de görenler için Allah nasıl örnekler yaratıyor.) Tüm yavru kaplumbağalar şafak vakti aynı anda çıkmaya başlarlar. Çevrenize bakın bazıları çoktan çıkmaya başladı ve koşuyor. Artık kabuğunuzu ne kadar çok sevseniz de, dışarısından ne kadar çok korkasın da çıkmalısınız. Çıkışın anahtarı düşünmedir.

Allah'ı düşünün, sevgiyi, aşkı düşünün, nefreti, korkuyu... Siz düşündükçe ihtiyacınız olan ne varsa yanınıza gelir.  Nehir akmaya burda başlar, kabuk yırtılır, çember burda aşılır...

Rastgele Evrim...

Yaşamın başlangıcı deneylerinin yapıldığı ortamı anlatayım. Teoriye göre denizde protein amino asitlerinin yapı taşları bulunuyor ve şimşek çakması ile bu yapıtaşları amino asite dönüşüyor(?), sonra en basit organik bileşen, sonra da en basit organizma ve evrimle devam eden süreç sonunda düşünme gibi ilahi bir yeteneğe sahip insan. Aynı ortamı cam bir fanusta oluşturuyorlar ve şimşek benzeri elektrik akımları gönderiyorlar ama bir türlü birleşme, şekillenme veya bağlantı vb olmuyor. Acaba saplantılı bir şekilde tesadüfleri savunup evrime sarılmak ne kadar doğru? Ben herşeyi akıl süzgecinden geçiren birisi olduğum için bu kadar tesadüfün olması imkansız geliyor bana. İnceledikçe görüyoruz ki evrimle farzedilen daha iyi bir yapıya geçmek sadece "tasarım" ile mümkündür. Bu çimento, su, demir ve gerekli diğer malzemeleri rastegel havaya atıp, devasa gökdelenlerin, akıllı binaların, ısıtma, soğutma sistemlerinin, güvenlik, resepsiyon vb.lerinin oluşması kadar olasıdır.

Evrim iddialarının temel dayanağı olan mutasyon ise genlerin radyasyon, kimyasallar vb ile değişime uğramasıdır. Bir insan geninde milyarlarca kod var. Bunlar değişecek ve eskisinden daha iyi olacak. Mesela kurduğum bu en basit cümledeki harfler bir şekilde değişecek ve anlatmak istediğim şeyi daha iyi anlatacak. İşte bu kadar saçmadır. Mutasyon kurulu yapıyı bozar. Çernobil faciasından sonra doğan bazı çocukların gözsüz! ,tek kollu! vb çok daha fena bir biçimde doğduğunu biliyormusunuz? Hiçbiri ne yazıkki filmlerdeki gibi süper insana dönüşmedi!!! Üstelik yapısı dolayısıyla du değişimden en kolay etkilenen hücreler sperm ve yumurtalardır. Mutasyona uğramış canlının ilk önce üremeye yeteneği biter. Bu da mutasyonun bir sonraki nesle geçmesinin engellenmesi için tasarlanmış olduğunu göstermez mi? İşte en basitinden en karmaşığına her canlının her hücresi büyük ve şahane bir tasarım gerektirir.

Bugüne kadar ortaya atılan ara canlılar (mesela sürüngenlerden kuşa geçilirken veya maymundan insana geçilirken) kanıtlanamamıştır. Üstelik kanatları olan sürüngenimsi bir canlının (nedense 1 adet var), maymun-insan karışımı kafatasına sahip yine 1 maymunun iskeletleri bulundu dendi ama sahte oldukları ortaya çıktı.

Ama herşeyden önemlisi eğer Allah insanı belirli aşamalardan geçirerek yaratmak istemişse bunu yapabileceğidir. Ama insan gibi karmaşık bir yapının tesadüflerle anlatılmaya çalışılması saçmadır. Hücrenin enerji merkezi mitokondiriyi bile açıklayamayan tesadüfler nasıl olurda insana kadar uzanabilir. Eğer birgün tek hücreden değişe değişe insana kadar olan gelişimin tüm halkaları eksiksiz ve kuşku götürmeyecek şekilde kanıtlanırsa emin olun ki bu bir sonraki aşamanın önceden tasarlanmış olduğunu da kanıtlayacaktır. Ben programcıyım. Binlerce satır kod yazıp bir program oluşturuyorum. Sıfırdan başlıyorum ve adım adım gidiyorum. Yüzbinlerce harften oluşan bu yapının (bir hücrenin karmaşıklı ile mukayese bile edilemez) rastgele oluşabileceğini kim iddia edebilir?

Edenler var...

Melek ve Şeytan

İnsanın tekamülü iki farklı biçimde olabilir. Birincisi tamamen kendine dönmek ki bunu şeytanlıkla diğeri ise diğer insanlara dönmek ki bunu da meleklikle bağdaştırıyoruz şu anki anlayışımızla.

Bir kişi tamamen kendine yönelmeyi seçebilir. Bu durumda ne öğrenirse, ne hissederse hepsini kendisi için yapacaktır. Bu şekilde ilerleyenlerin ortak özelliği fiziksel görünümlerine, itibar ve statülere olan düşkünlüktür. Diğer insanlara hiç önem vermezler. Zaten bu yüzden şeytanca denilir. Bu davranışlar aslında bu yolun gerektirdiğidir. Bu kişiler duygusal olarak değil akıl olarak çok ileri seviyelere gelirler. Bilinmeyeni çözme, mantık ve ilişki kurma konularında çok ilerlerler. Ama bu ilerleyişin bir sonu vardır. Mantıksal sonuca varma yetenekleri o kadar ilerlemiştir ki bu şekildeki ilerleyişin tıkanacağını görürler ve diğer insanlara yönelmeye mecbur kalırlar. Onlar için bu gerçekten çok sancılı geçer.

Veya kişi diğer insanlara yönelmeyi seçebilir. Bu durum melek gibi denilen duruma götürür. Bu insanlar diğer insanlara karşı çok merhametli, şefkatlidir. Öğrendiklerini, edindiklerini diğer insanlarla paylaşırlar. Toplumda yardımseverlikleri ile sivrilirler. Bu şekilde ilerlemenin önünde bir engel yoktur. İnsanların büyük bir çoğunluğu da zaten bu yoldadır ama değişik aşamalarda. Az bir kısmı ise negatif dediğimiz diğer yoldadır. Ama akıllarını kullanma ve hırsları dolayısıyla hemen hemen hepsi gücün çevresinde toplaşırlar. Ülkelerin ve bizimde idari yönden çektiğimi tüm problemlerin kaynağında güce ulaşmak için herşeyi yapabilecek bu gibi insanlar yatar. Pozitif insanların ne yazıkki böyle bir amaçları olmadığından güç çoğunlukla bu az sayıdaki kişinin elindedir. Onların arasında da bir bağ yoktur. Çıkar ilişkilerine dayalı dengeler sözkonusudur. Denge değiştiğinde genel olarak ahlaksızlık, insafsızlık, şerefsizlik sayılabilecek hertürlü davranışı çekinmeden yaparlar. Çünkü diğer insanları yok farzederler.

Melek ve şeytanın olmadığı aşamada olanlar için ise gerçekten çok az sayıdadırlar ve onları istemedikleri sürece farketmek olanaksızdır. Onları sadece melek ve şeytan veya pozitif ve negatif alanlarda ilerlemiş olanlar farkedebilirler. Onlar için detaylarına daha sonra gireceğim tekamül aşamaları yaşanmalıdır. Mesela afrikada açlık çeken insanları görüp, merhamet duyabilirler ama o insanların tekamülünün bir parçası olduğu için birşey yapmayacaklardır. İşte bu yüzden onları fark etmek zordur. Onlar varlıkları ile toplumsal ruhu geliştirirler. Bu gelişim için bir enerji çekim merkezidirler. Sayılarının arttığı zamanlarda teknolojik, ruhsal vb konularda sıçramalar olur.

Bundan sonraki aşamalar ise ışığın en beyaz haline yakın olduğu için; anlatmak için kullanabileceğimiz yeterli argüman veya örnek bulamayız. Zaten melek ve şeytanın olmadığı aşamayı bile büyük oranda hissederek algılayabilirsiniz. Kelimelerin yetmediği yerde ilahi aşk başlar. Mevlana'da zaten "akıl sizi sırça sarayın kapısına kadar getirebilir, içeri alacak olan ise aşktır" demiştir.

Kıyamet Senaryom

Geçenlerde dabbe filmine gitmiştim. Filmin konusu internetin örümcek ağına benzemesi ve dabbetül arzın buradan çıkmasını konu alıyordu. Birçok yerde mantıksızlık vardı. Mesela dabbetül arz neden internetin icad edilmesini bekledi? Cinleri kullanmaya internetin keşfiylemi karar verdi? vb birçok sorunun yanıtı yoktu filmde. Ama benim senaryomla kesiştiği bir yer var. O da internet. Fakat bana göre kıyamet bir yok oluş değil kıyam etmek yani ayağa kalkmak anlamındadır. İnternet hemen şu satırları okurken de görebileceğiniz gibi her düşüncenin, fikrin, gizli kalmadan, bastırılmadan ortaya çıkmasını sağlıyor. Böylece korkusuzca düşünüyor, okuyor ve gerçeğe yaklaşıyoruz. Yani giderek ayağa kalkıyoruz. Artık hocalara gitmiyor, ne arar isek kendimizde arıyor ve buluyoruz.

 

Hz. Muhammet neden son peygamberdi? Bazıları çünkü en iyisiydi gibi rekabetçi bir yaklaşımla cevaplıyorlar bu soruyu. Sanki ondan sonra peygamer gelse değeri azalacakmış gibi. Son peygamerdi çünkü artık kıyamete kadar aracıya gerek kalmayacaktı. Kıyamet zamanı herkes yaratanı olan Allah ile doğrudan temasa geçecekti.

 

Kıyamet süreci dogmatik ve temelsiz inanca sahip olanlar için zorlu geçecek. Çünkü temeli sağlam olmayan bir evi tamir edemeyeceğiniz ve daha önce o evi yıkmanız gerekeceği gibi önce inançlarındaki fazlalıklardan kurtulmaları gerekecek. Yunus Emre söylemiş: Kendin için ne istersen başkası için de onu iste. Eğer dört kitabın bir manası var ise o da budur, diye. Detayını Melek ve Şeytan'da yazmıştım.

 

Dünya cezbedici, uyutucularla dolu. Günlük yaşam o kadar dolu ki insanlar kafalarını kaldırıp bu dünyaya neden geldiğini unutuyorlar. Sanki ezelden beridir yaşıyorlar. Dünya yaşamı kısacık bir bakıştır alt tarafı. Ne görmeniz gerekiyorsa onu gördüğünüz ne yaşamanız gerekiyorsa onu yaşadığınız bir bakış. Farkında olanlar ise bu koşuşturmanın dışındadır. Onlar hem öğrenci hem öğretmendir. Farkında olanlar uçan kuştan, esen rüzgardan, dağlardan, taşlardan ilham alırlar. Onlarla konuşurlar. Diğerleri cep telefonlarıyla. Peki bu kadar cezbedici neden var değil mi? Öyleya dünya cezbedicilerle değilde eğiticilerle dolu olsaydı ya herkes tekamül edebilseydi. Aslında mantıklı gibi geliyor değil mi? Ama öyle değil. Bu dünya cezbedicilerle olduğu kadar eğiticilerle de doludur zaten. Bu sanki turnusol kağıdır gibidir. En önemli şey özgür iradenizle seçiminizi yapmanızdır. Dünya açlık, yakınlarını kaybetme, sefalet vb eğiticilerle doludur. Önemli olan sizin neyi seçeceğinizdir. Köşeyi dönüp kimseyi umursamayabilirsiniz. Yada diğer insanların mutluluğu için kendinizi feda edebilecek kadar gelişebilirsiniz de. Seçim sizin.

 

Kıyamet sürecinde bilgi serbest kalacak. İsrafil'in sura üflemesi şeklinde mecazi anlatılan bu olay insanların yönlerini belirleme aşamasını hızlandıracak. Ortaya çıkan bilgiler insanları seçim yapmaya zorlayacak. Çünkü bir tarafta doğumunuzdan beri edindiğiniz tortular olacak diğer tarafta saf gerçeklik. Tortular cazip gelecek. Gözünüzde çok fazla büyüttüğünüz, detaylandırdığınız inanç sisteminin yerini sevgiye bırakması kolay olmayacak.

 

Allah'tan kork! diye bir deyim var. Neden?  Düşünün çocuğunuz yanınızda oturuyor, sizden korkuyor. Bu mu iyi yoksa çocuğunuz size sımsıkı sarılmış, öpüyor, bu mu iyi? Hala Allah'tan korkmaya devam mı edeceksiniz? Allah sizi kendisinden korkamamız için mi yarattı yoksa sevgiden mi? Korktuğunuz bir patronunuz var. Her dediğini yaparsınız dimi? Ama istemeye istemeye ve en alt seviyede ve ilk fırsatta bırakıp gitmek istersiniz. Bir de sevdiğiniz bir patronunuz var diyelim. Onu kırmamak için gecelerce çalışabilirsiniz bile değil mi? Korku kültürü yerini sevgiye bırakacak. Siz Allah'ı sevmeye hazır mısınız?

2 Tip İnsan ve 2 İyi Referans

Çocukları eğitmenin kolay olduğu düşünülür. Neden olmasın ki, yapma dersin yapmazlar. Günahtır dersin engellersin. Doğrudur bir kimseye iş yaptırmanın en kolay ve kestirme yolu korkutmaktır. Dinlerin tarih içindeki gelişiminine baktığımızda bunun işe yaradığını da görürüz. Zamanında öncelik yapılan yanlışları (günahları) mümkün olacak en kısa zamanda durdurmaktı. Bunun için de etkisi en çabuk görülen korkutma tercih edilmiştir. Bu planlı bir süreç veya tercih değildi. Sadece olayların akışı bunu gerektirmiştir.

Günümüze geldiğimizde ise korkutmanın etkisinin azaldığını görmekteyiz. Artık insanları cehenneme gidersin şeklinde korkutmak onları kötülükten alıkoyamamaktadır. Bugün cehennemle ilgili fıkra, karikatür, espri sayısı bunu yansıtmaktadır. Demekki insanlık artık başka bir noktaya geldi. Bu noktada ya başka bir anlayışa geçilmesi gerekiyor yada her iki tarafın insanları kendi taraflarında, kendilerini haklı zannederek, sıkışık hayatlarına devam edecekler. Olması gereken ve olacak olan şey aslında biz türklerin yabancısı olmadığı insanlar tarafından yüzyıllar öncesinden söylenmiş. Yunus emre, Mevlana, Hacı Bektaşı Veli, Köroğlu, Ahmet Yesevi ve daha nice türk erenleri kendi dillerince anlatmışlardır. Ama tabi ki zamanları için çok erkendi söyleydikleri. Nitekim değerleri bile yaşarken anlaşılamamıştır. Nedir o halde yeni anlayış?

İnsanlar kendisine yönelen ve diğer insanlara yönelen olarak iki ayrı yolda ilerlerler. Birinci yolda ilerleyenler herzaman azınlıktadır fakat toplumdaki güçleri sayılarıyla ters orantılıdır. Onlar için kendileri dışındakilerin hiçbir değeri yoktur. Ona hizmet ettiğiniz sürece yanında olmanıza izin verirler. Güç, para, üstünlük delisidirler.

İkinci grupta olanlar ise herzaman çoğunluktadır. Fakat sayılarıyla ters orantılı olarak toplumda herzaman yönetilen, alt tabakada olurlar. Zaten tarihte istisnasız tüm dinlerin peygamerleri, evliyaları ve ermişleri bu zeminde yetişmiştir. El bebek gül bebek, zevk-sefa içinde, güç-iktidar içinde çiçek açmaz, beklenen peygamberler, evliyalar gelmez.

Aslında 1.tip insanların da peygamerleri vardır. Ama onlar tarihe kendini tanrı ilan eden firavun gibi, aralarında bencillikte, kendine yönelmede en ileri gidenleridir. Onların peygamberleri onlara hiçbirşey vermez. Zira o tip anlayışta vermek değil almak esastır. Ençok alana kıskançlık, hırs, sinsilik içinde itaat ederler çünkü o bu davranışlar bakımından en üstün olandır. Ama en ufak bir zafiyet anında onun üstüne basıp yukarı çıkmaya çalışacaklardır.

2.tip insanların peygamberleri ise almakla değil vermekle meşguldür. Ellerine süpürge otu geçse onu eşit paylaştırmaya çalışacaklardır. Bunu onlara kimse tembihlememiştir. İçlerinden zaten bu gelmektedir.

Aynı diğer kategoride olduğu gibi. İkiside içlerinden geldiğini yapmaktadır. İki farklı seçim vardır ve ikisinin güzergahı gelişim yani tekamüldür. 2.tip kişi gelişimini normal sürecinde, zorluklar yaşayarak, güzelin, iyinin kıymetini anlayarak ilerler. Ve sonunda içindeki ışık parlamaya başlar. Bu ışık kendisine fazla geldiği zaman da hemen etrafındakilere yaymaya başlar. 1. tip gelişimin ise bir sınırı vardır. O sınıra gelen kişi zeka yönünden çok ilerlemiştir. Çünkü kendi grubu içinde yükselmek için çok sık zekasını kullanmıştır. Zekası sayesinde ilerleyemediğini fark eder. Olduğu yerde de kalamayacağı için gelişimine devam etmesinin yolunun 2. kategoriden geçtiğini anlar. Çook uzun zamandır kendisi dışındaki diğer insanlara hiç sevgi beslememiş, değer vermemiş birisi için şimdi geldiği noktanın zorluğunu tahmin edebilir misiniz? O kişinin yolu işte bu kadar zordur. Zaten peygamberler, evliyalar bu yüzden diğer yolu olabildiğince kötü, şeytani ve sapkın olarak göstermeye çalışmışlardır. İnsanları korumak için.

Allah'ın yarattıklarda kusur olmaz.
Eğer dünyada 1.tip insanlardan dolayı savaşlar, kötülükler oluyorsa bu, dünyanın ve insanların kusurlu olduğu anlamına gelmez. Bu ortam içinde isteyen 1.tip yolda isteyen 2.tip yolda ilerleyecektir. 1.tipin yaptıkları 2.ler için kötülük, şeytanlık; 2.tipin yaptıkları 1.tip için saçmalık, enayilik olarak görülecektir. Gökte ne varsa yerde de o vardır. Güneşin yapısını düşünün. Yanlış hatırlamıyorsam hidrojen atomları yanarak helyuma dönüşüyordu o da tekrar yanıyordu. Aynı ying-yang gibi. Dünyadaki bu iki farklı tipteki insalar eylemleriyle hem kendilerini hemde karşılarındakileri geliştirmektedir. Biraz önce kusurlarla, eksiklikler dolu zannettiğiniz dünyayı bu açıdan da değerlendiriniz bakalım Allah'ın yarattıklarında kusur oluyor mu? Herşey mükemmeldir. Eğer bir noksanlık gördüğünüzü zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Bu iyi bir referanstır. Bu çok iyi bir referanstır. İlerlemenizi kolaylaştırır.

1.tip insanlar için tek önemli olan şey kendileridir. Kendi faydası için kullanamayacağı şey yoktur. Demokrasi insanların kendisini yönetecek olanları seçip bu işe memur edebildiği, fikirlerini özgürce açıklayabildikleri şuan için bilinen en iyi sistemdir. 1.tiptekiler için bu sistem amaç değil araçtır. Çünkü bu sistemi vermek için değil almak için kullanırlar. Almak için kullanamayacakları hemen hemen hiçbirşey yoktur. Almak için dini duygu ve düşüncenizi, sevginizi, kültürünüzü, örf ve ananenizi aklınıza ne gelirse kullanırlar. Çünkü sizin için değerli olan şeyler onlar için sizi burnunuzdan tutup sürüklemek için kullanabilecekleri çok güzel araçlardır, sadece demokrasi değil. Yarın tüm vatandaşlar rock dinlemeye başlasa emin olun en ön sıraya atlayıp uzun saçlarıyla kafalarını sallarlar, sevdikleri için mi? Şimdi sormak gerek bugün camilerde en ön sıraları işgal eden, iktidar sahipleri inandıkları için mi ordalar? Hangi müslüman kadını ikinci sınıf insan yapar? Önce cennet annelerin ayakları altındadır der sonra eve hapseder, okula göndermez, namus cinayetlerinde kırıverir kalemi? Diri diri gömmek bunlardan daha mı kötüydü? Hangi müslüman kaynağını açıklayamadı bırakın milyonlarca doları, 5 kuruş haram parası varken gece uyuyabilir?

Halkta kin duygularını arttırarak Tekbiir diye bağıran yeşil bayraklı, sarıklı arkadaşım, sen islamda kin ve nefretin olmadığını bilmiyor musun? Hangi müslüman öfke içindeyken Allah'ı telaffuz edebilir? Sırf farklılar diye Sivas'ta insanları diri diri yakarken de Tekbiir diye bağırıyordun. Sen böyle yaparken melekler ağlıyordu bunu bil.

2.tip yani diğer insanlara yönelenler için sen istediğin kadar Tekbiir diye bağır. Onlar içlerinden Allah'ı geçirirken birşeylerin yanlış olduğunu duyarlar. Umalım ki o sese kulak verirler; incinsen de incitme, kendin için ne istiyorsan başkası için de onu iste, yaratılanı severim yaratandan ötürü diyen eskileri hatırlarlar.

Yeni anlayış 2.tip insanın yoludur. Yalan söylemiyeceksen, hırsızlık yapmayacaksan, kalp kırmayacaksan bu başka bir kişinin incinmemesi için olmalı. "Hırsızlık yapılmaması gerektiği" için değil. Bu da iyi bir referanstır. Böylece inanç sistemlerinin yapmanızı veya yapmamanızı öğütlediği herşeyin kökenini de keşfetmiş oluyorsunuz. Bu pencere sizi diğer yüzlerce pencereden kurtaracak ve hafifleyeceksiniz.